Gözleri ağlamaktan patlamış, anneliğini kadınlığa yıllar önce tercih etmiş yıkık bünyesi acıdan titriyor. Yumuk ve derin gözlü kocası yanında ama dizleri tutmuyor ki sarılsın, elleri belli belirsiz birbirine değiyor. Bir kürek toprak atılıyor, tam anılarımın üstüne. Çarpan bira şişelerimizin şıngırtısı kulağımda. Çapkındı ve neşeli, yüzündeki o gülümsemeyi görüyorum yine, cafedeki garson kız için yine kıpır kıpır içi. Sağ omzumun arkasından bir flaş patlıyor, arsız bir gazeteci sapkın bir 3. sayfa yazısının peşinde. “Bırak şu işi yavrum” diyor annem. Bırakamam. Benim adım mavi.
Ağır bir uğultu hâkim her zamanki gibi flüoresan tapınağı ofise. Bulutlu havanın çalışmaya teşvik eden ağırlığı penceredeki tablonun tek rengi. Fotokopi odasından çıkmış beyefendi, elinde bir takım kâğıtlar sallıyor. Sevmediğimi, kabul etmediğimi yapmayacağım, anlaşmamız böyle. “Müşteri haklı” diyor ensemden. Haklı lakin ben de haklıyım, bir değil ki bu iki değil. Bir düstursuz laf daha duyuyorum ve dirseğimin tam ortası elmacık kemiğinde patlıyor. Giriş kartımı güvenliğe bırakıyorum, tazminatımı başka bahara. Yarın sabah uyku ziyafeti var, hafta sonu yola giderim. Benim adım mavi.
Gece acımasızca azalıyor, iflastan kırpışan sokak lambasının altında açık havada sıkıntılıyım. Sol elimde emniyeti açık tehditkâr koruyucum, sağ elim hala saçları kokuyor. Elleri ellerimdeyken dünyalar onun, yatağının kralıysa hep ben oldum. Peki, öyleyse neden emin değilim hala kim olduğundan? Bacaklarım deponun üzerine dayalı, penceresinde ışık sönüyor. Ağlasam rahatlarım, bir moloz tarlasında durup sesim kısılana kadar bağırıyorum. Bu aşk bana ait, başkasına değil. Bu aşk aşığıma ait değil. Benim adım mavi.
Boğaz manzarası yok garibanın ama daracık balkonum yine de yalnız çilingir soframın ev sahibi. Tek bir parça peynirim var, teneke tulumu. Gece 12’ye yaklaşınca içimdeki alaturka ortaya çıkıyor. Orhan Veli’yle Özdemir Asaf arasında inceden bir atışma başlıyor bu akşamki yarenliğim için, Müzeyyen Senar buluyor aralarını. Her şey tam ama bir şeyler eksik mi ne? Niye içimde bir boşluk var? Tam kadehimi dolduracağım, babamın sözleri çınlıyor kulaklarımda: “rakıya buz konmaz!”. Anlıyorum. Babamı özlüyorum. Rakıyı kapatıp, kontağı açıyorum. İzmir yolu 8 saat. Benim adım mavi.
Belediye işgüzarlığından yollar hercümerç, tozdan zar zor seçiyorum kırmızı ışığı, frenim viyaklıyor. Çıplak ayakları, yanık teni ve kızıl saçlarıyla yanaşıyor yanıma. Elinde sünger kalakalıyor, silecek ön cam yok, pek şaşkın. Gözleri uykusuz, çocukluğu isyanda, bu ufaklık Sünger Bob’u tanımıyor. Elinde burnuma tuttuğu kâğıt mendil, sözleri motor gürültüsünde kayboluyor, “babam yok” dedi galiba. Sol cebimde ne varsa avucuna boşaltıyorum, eldivenli ellerim kafasında geziyor. Gözlerimden süzülen iki damla yaş asfalta düşmemeli, ön tekerim kararsızca havalanıyor. 3 saniyede 100 yüreğimi soğutmadı. Hani erkekler ağlamazdı ya? Ben ağlarım işte. Benim adım mavi.
Benim adım mavi. İki damla gözyaşıyım ben, biri benim için dökülen, biri benim döktüğüm. Bir kadeh rakıyım hayatın demini taşıyan, babamın özleyen kollarıyım. Ben bir kürek toprağım, dokunaklı bir makamdayım.
Benim adım mavi. Bir türlü çekip gidemeyenim ben ve birden bire giden. Tatlı hayatın kekremsi acılığıyım. İntiharlık mutsuzluğu hayatın tatlılığına bir tutam tuz gibi ben ekerim. Terk edip giden sevgiliyim ben ya da terk edilen.
Benim adım mavi. Bir anlık mutluluğum ben, esmer afetin bir gecelik dolgun dudaklarıyım. Yolun tozundaki mutluluk hormonuyum. Ben ancak anı yaşamayı becerenlerin anlayacağı küçük anlardayım.
Bu sahneler hayatımın filminden, başrol oyuncusu benim. Gem vurulmazlığım beni ben yapan, bu iki tekerlekli demir yığının tepesine çıkaran da yine aynı şey. Ben aşığım ve özgürüm, tanıyor musun beni? Benim adım mavi. Kimse yokken, yalnızken kendinle, içinde, ta derinliklerinde beni hissediyor musun?
Motoron Eylül 2008
Murat Z. ÖZBİLGİ