Çölde oturup doyurucu bir yemek yedim. Abri’deydim. Çeşit çeşit yakıtlarla dolu kırk galonluk fıçıları olan bir adamdan bir miktar benzin aldım. Bu da benim artık Dongolo’ya ulaşabileceğim anlamına geliyordu.
Abri’de, sadece pamuklu bir şalla örtünmüş olarak gayet de iyi uyudum. Güneşten de yanmamıştım hiçbir sıcak çarpması belirtisi de göstermiyordum, fakat yorgundum. Sıcaklık, yüksekti ve bize yiyecek servisi yapan çocuklar, üzerine uzanabileceğim bir kilim yaydılar. Gölge, bana serin bir esinti sağlıyordu ve şaldan geçerek, kenarlarından şalı kaldırıp sonra da hafifçe yere indiriyordu.
Abri’nin küçük, iyi düzenlenmiş bir pazar alanı vardı ve bu alan aynı zamanda küçük çapta tüccarlarla doluydu. Bu alan ihtiyaçlara göre bir hareketlilik gösteriyordu. Hava sıcaklığı, alışveriş yapmak ya da tüccarlardan hizmet almak için fazla boğucu olduğu zaman küçük panjurlar çekiliyor ve herkes yerinde uyuyordu. Abri bu nedenle sakin ve dikkat çeken bir yerdi. Aynı zamanda rahat olmasıyla da…
Nubia’nın karşısındaki Nil köyleri son derece aşırı dostça davranışlarıyla ünlüdürler, buna göre sizin istirahat edip yemek yemeniz için eve davet edilmeniz olağandır. Turuncu şalın içinden dışarı bakarken, mavi bir gökyüzü gördüğümü ve yeşil bir tepe üzerinde olup yanımda bir derenin şırıltılarını duyduğumu hayal ediyordum. Bu muhtemelen benim paylaşmak istediğim bir andı, ama sadece hayalimde. Bunun yerine, sert ve insafsız bir güneş göğü kavuruyordu (lekesiz bir şekilde aydınlatıyordu). Mayıs ayından Temmuz’a kadar hiç yağmur olmayacaktı; sıcaklıktan ödün vermeden ve kavrulmuş topraktan hiçbir insaf beklemeden.

Bazen gözlerinizi kapatmak; beyninize sizin uyumak istediğiniz ya da bulunduğunuz yerdeki gerçekleri ortadan kaldırarak başka bir yere kaçmak istediğiniz mesajını gönderir. Gözlerimi kapatmaksızın sadece üzerlerini örtmekle, ben kendimi farklı bir dünyada, bulunduğum yerde ve olduğum şekilde tehdit altında hissetmeden düşünebiliyordum.
Nubialılar saygılı bir şekilde oturuyorlar, motosikletimi ve çantamı koruyorlardı. Bunların hiçbirine kimse dokunmazdı ve bana istediğim kadar istirahat etme şansı veriyorlardı. Turuncu şaldan geçen havayla, şimdi daha serin bir yerin sükunetini kazanmıştım ve benim tam o sırada bulunduğum yerde ve zamanda mevcut olan bir derenin ritmiyle rahatlamıştım. Benim her ikisi de aynı anda olmak üzere, iki yerde bulunuyor olma duygum eğer beynimin oyunuysa ya da bir mutlu tesadüfse o zaman ben, hissetmekte olduğum şey her neyse ona uymaya hazırdım ve ancak o zaman, gözlerimi kapattım ve uyudum!
Uyandığım zaman, geçici yol arkadaşlarım kendi görevlerini bitirmiş ve herşeyi araçlarına yüklemişlerdi bile. Artık yapmam gereken tek şey yakıt doldurup yola çıkmaktı. Güneş hala sıcak olmasına rağmen, öldürecek güçte değildi. Yol da taşlıydı ve aniden, nehrin kenarlarına dizilmiş palmiye ağaçlarında sonlanıyordu. Gece için kamp kuracak bir yer bulma zamanım gelmişti. Nehrin kıyısı, sivrisineklerden dolayı pek de iyi bir seçenek değildi. Sığırcıklar çalılarda, sivrisinek yeme telaşı içinde sağa sola uçuşuyorlardı. Fakat benden intikam almak için yeteri kadar sivrisinek kalacaktı… Bu yüzden de aksi yöne yönelmeye ve çölde kamp kurmaya karar verdik.
Nubia’da alacakaranlıkta, insana dünyadan başka bir gezegende bulunduğu izlenimini veren, küçük taşlardan oluşmuş bir halı vardı. Daha az dramatik bir şekilde, gece sıcaklıklarının mutlak sıfıra kadar düşmemesine ve gündüzleri de soğuk çeliği eritecek kadar yükselmemesine rağmen, bir çeşitler diferansiyeli bu bölgeyi belirgin hale getiriyordu.
Los Angeles ya da Melbourne’deki bir banliyönün, Mars’a benzemediği ve böyle bir sessizliği sağlayamayacağı konusundaki bir ifade basit bir abartıdan ibarettir. Bir pazar günü bahçelerini belleyen insanların taşlı zeminde yürümenin nasıl bir duygu olduğunu bilmemeleri ya da sırtlanların saldırısından başarıyla kurtulmayı bilmemeleri; çitleriniz boyunca ayakta durup, kendinizin onlardan daha yüksekte olmanızı garanti etmek demektir...