Wadi Halfa’dan çıkan yol yer yer pist bölümleri olan siyah kaplamaydı. Herkes bu yolun, benim kullanmakta olduğum motosiklet türü için kabul edilebilir ölçüde sağlam olduğunu söylemişti. Öyle olup olmadığını görecektik!
Bütün gün sıcaklık artmıştı ve rahat seviyelere inme konusunda hiçbir belirti de göstermiyordu. Saat de akşam beşi geçmişti. Kendi adıma, yapacak bir işim vardı ve bu da benim R1’imi Nubian Çölü’nü geçecek şekilde sürmem anlamına geliyordu. Bu, bir tür Yunan efsanesini hatırlatır şekilde Herkül’den beklenen bir işti. Anlaşılabilir spekturumun bir ucunda boydan boya aptallık yazıyordu, diğer ucunda da eğer mum ışığında bir aydınlatma değilse bile en azından bir çeşit başarı damlaları bulunmaktaydı.
Onu izleyen gün sert zemin ve eğri büğrü yollar üzerinden Abri’ye doğru yola koyuldum. Bazı oyuklar ince bir kum tabakasıyla kaplanmış olup, bu da spor motosiklet kullanımına 3 boyutlu bir nitelik katıyordu. Benim, son R1’imi Timbuktu’ya götürmemin ötesinde herhangi bir arazi sürüş becerim yok. Fakat bu durum, meseleyi halletti. Hayat kısadır! Ve ben öğrenmem gereken şey her ne idiyse, onu süratle öğrendim. Yoluma rüzgar tarafından taşınıp serpilmiş olan belirsizliklerin üzerinden başarıyla yüzerek ilerliyordum...
Bildiğim motosikletçiler bu yolu hemen hemen benim süratimin 2 katıyla geçecek olmalarına rağmen ben hala saatte 70 km.yle gidiyordum. Gerçi bu yol, çöldeki hikayenin sadece yarısı.
Sıcaklık tüm sabah boyunca düzenli bir şekilde artmıştı ve birbirinden ayrı köylerdeki birkaç kısa duraklama dışında, öğleden sonra ikiye kadar motosiket kullandım. Motosikletim durduğum her yerde 113 derecede çalışmaya başlıyordu ve ben fanın motor sıcaklığını indirmesini sağlamak için motoru çalışır tutmak zorundaydım. Durduğum zaman yanlışlıkla motoru durdurdum ve tekrar çalıştırdığım zaman geyc 118 derecede yanıp sönüyordu. Ardından 127 dereceye kadar yükseldi. Bunun en son meydana geldiği zaman, Avustralya’da radyatörü deldiğim zamandı. Motorun tamamen çalışmaz hale gelmesine çok yakın bir durumdu.

Gün ortasında sıcaklık öyle bir seviye geldi ki artık gidonlara tutunamıyor ve depoya dokunamıyordum bile. Havanın sıcaklığı nefesimi yok etmeye başlıyordu. Benim bildiğim kadarıyla hiç kimse Nubia’yı yazın geçmeye teşebbüs etmemişti ve bunun bir ölçüde asilane bir içeriği olmasına rağmen, bu bir kötü planlama davranışıydı. Aynı zamanda, gün ortası sıcaklığı gölgede 49 dereceye yükselmiş olduğu için herhangi bir motosiklet kıyafeti giymek de mümkün değildi. Şimdi bir delinmeyle karşılaşmak beni tehlikeye atacaktı çünkü hiç bir gölge olmadığı gibi doğru düzgün bir trafik de yoktu. Sadece bir ingiliz anahtarım vardı. Şayet bir lastik keskin bir taşa rastlayıp yarılacak olsa, bunun için kirikom dahi yoktu. Yine de, devam ettim, bu sonsuz araziyi aşmayı başarmaya kararlıydım.
Hava o kadar sıcaktı ki minimum değerde oksijen taşıyordu. Uzaktaki yerlerle (içinin dışına çıktığı yerlerle) benim aramda hava titreşmiyordu bile sadece hareketsiz duruyordu.
Saat iki olduğunda motosikletin gerçekten dağılabileceğini hissettim. Sürekli bir şeyler içmekte olduğumdan ve kollarım yüksek dereceli koruyucu güneş yağlarıyla sürekli yağlandığından kafam ve soğutma mekanizmalarım iyi çalışıyordu.
Lakin o mekanizma bozulduğu zaman, daha önce Haydarabat’da olduğu gibi öldürücü bir durum olabilir… devam edecek (kitabı satın alın!)