Motosikletle tanışmış herkes ölüm korkusunu daha iyi hisseder. Sağ avcunun içinde tutar onu her an, parmaklarının hassasiyetinde taşır ve kafasına taktığı kaskla kaçar ondan. Motorcuyla çevresi arasında adı tabu gibi söylenmez ama varlığı heryerde hissedilir birşeydir ölüm korkusu. Aileler evlatlıktan reddeder, sevgililer ağlar ve hafif çatlak gözüyle bakılır bacağının arasında iki teker ve onlarca beygirle gezen bu insanlara.
Ölümden korkuyorum. Ve korkmam diyenin de yalan söylediğini biliyorum. Belki çevresine maço raconu keser, ama yalan söyler. Önce kendisine.
Ölümden korkuyorum. Ölümden korkmadığım tek an mantığımı kaybettiğim andır. Ta primat atalarımdan beri içgüdülerimde hayatta kalmak vardır. Çünkü yalnız o zaman dünyayı insan ırkıyla kolonize edip, onu zekaya, bilime ve sanata boğabilir, ona bir anlam katabilirim. Ölümden korkmadığım tek an, içgüdülerimi, mantığımı ve rasyonelliğimi terkettiğim andır. Sarhoş olduğum ya da aşık olduğum anlar. Bilirsin, hani ölüm sana vız gelir, o kadar sarhoşsundur mutluluktan. Şu anda ne dediğimi anlamıyorsan, çevir sayfayı, testlere, yeni çıkan montlara filan bak, ne yazının gerisini okumana, ne de ölmekten korkmana gerek var. Çünkü sen zaten yaşamıyorsun.
Ölümden çok korkuyorum. Ama korkmakla kalmıyorum. Önlemimi de alıyorum. Rasyonellik toplumumuza bir garip mesafede durur. Nedense sanayi toplumu felsefesi içimize çok sinmemiştir, çok rahat geçeriz kırmızı ışıklarda. Mantık değil, hatayı hep birlikte yapma anlayışını kullanırız Türk milleti olarak, sanki birarada yapılınca yanlışlar doğru olurmuş gibi. Ölümden korkmak-korkmamak ayrı bir konudur, aptal gibi ölüme davetiye çıkarmak apayrı. Kimi motorcu herhalde Achilles’in yalnızca topuğundan öldürülebildiği gibi bir efsaneyi bünyesinde barındırdığını, yalnızca dirseğinden aldığı bir darbeyle ölebileceğini düşünür örneğin. Başka hangi sebeple kasklarını dirseklerine taksınlar ki?
Ölümden korkuyorum. Gılgamış da korkuyordu. Ama bu korkuyla ölüp gitmedi, çare aradı ve buldu. Ben de buldum. Hem ölüme, hem de yaşama. Yapay zeka ve genetik biliminin bilinci istediğimiz kadar uzun sure yaşatacak noktaya geleceğinden en ufak bir şüphem bile yok. Ölüme çare bulmak olmayacak insanoğlunun gelecekteki kavgası. Yaşamanın yolunu bulmak daha çok zorlayacak bizim torunların torunlarını. Ah be torunum, Carpe Diem be evladım!
Ölmekten çok korkuyorum. Hayat o kadar güzel ki. Yaşamak istediğim o kadar çok şey var ki daha. Dünyayı motosikletle gezmeliyim, Kapadokya’yı balondan görmeliyim, bir heykel yapmalı, Budapeşte’de gulaş yemeli, bir kaç meyve ağacı dikip sulamalı, aylarca Ege koylarında bir teknede uyanmalıyım. Okuttuğum çocukların yanağını okşamalıyım, ebru sanatını öğrenmeliyim. 20 sene sonra İzmir’de yetişecek enginarların dolmasını yemeliyim ve 10 sene sonra Bozcaada’da yetişecek üzümlerin de şarabını 15 sene sonra Boğaz manzarasına karşı içmeliyim.
Ölümden korkuyorum, ölümden korkuyorsun, ama ”öyle bir yaşayacaksın ki...” diyor Ataol Behramoğlu, ”...ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü hayat sunulmuş bir armağandır sana.”
Çok akıl işi gibi görünmeyebilir hakkaten de motora binmek. Ölme ihtimalini yükseltiyorsun çünkü. Ama ’gerçekten yaşama’ ihtimalini daha da yükseltiyorsun. Hayatta fazladan aldığın herşey için başka birşeylerden vazgeçersin. Hayatı daha dolu yaşamanın bedelini de daha çabuk ölme ihtimalini yükselterek ödüyorsun motosiklete binerek. Az çatlak değilsin. Ama seni zaten bu yüzden seviyorum ölümle dans eden adam!
Ölümden korkuyorum. Ama Edgar Alan Poe’nun ’Kızıl Ölümün Maskesi’ndeki Prens Prospero’su gibi mavi odada zaten gelecek olan ölümü bekleyecek değilim. Ölmemeye çalışmıyorum, yaşamaya çalışıyorum. Ölümün geleceğini biliyorum. Bir kaç dakika daha kaçırıyorum ölümden, bir kaç nefes, motorumun üzerinde bir kaç kilometre daha. Öleceğimi zaten biliyorum, emin olmaya çalıştığım şey gerçekten yaşadığım.
Ölümle dans ediyorum. Çünkü ölümden çok korkuyorum. Ama yaşayamamaktan daha çok.
Motoron Temmuz 2008
Murat Z. Özbilgi